Ana Sayfa ›› Dergiler ›› Jinekoloji Obstretrik Pediatri Dergisi Eylül 2013 ›› Jinekoloji Obstretrik Pediatri Dergisi Şubat 2010


Jinekoloji Obstretrik Pediatri Dergisi Şubat 2010

 Şubat 2010

    

JOPP Derg 2(1):4-12, 2010

İnfluenza Virüsü ve Domuz Gribi
Kamuran ŞANLI *

ÖZET

İnfluenza, ani başlayan yüksek ateş, baş ağrısı, boğaz ağrısı, non-prodüktif öksürük, burun akıntısı ile karakterize; burun, göğüs, bronşlar ve seyrek olarak da akciğerleri tutan viral infeksiyondur.

İnfluenza epidemileri toplum sağlığını ilgilendiren, hemen hemen her kış mevsiminde görülen, klinik morbidite, mortalite ve ciddi ekonomik kayba yol açabilen büyük bir problemdir. Bütün yaş grupları influenzaya duyarlı olmakla birlikte, ileri yaşta olanlar, kronik hastalığı olanlarda komplikasyon ve ölüm riski daha yüksektir

İnfluenza Orthomyxoviridae ailesinden bir RNA virusudur. Kuşları ve memelileri etkiler. Domuz influenzası diğer influenza virusları ile aynı genetik yapıya sahiptir. Virus RNA’sının farklı proteinleri kodladığı sekiz segmenti vardır. İnfluenza virusları bu segmentli yapısı nedeniyle sık değişime uğrar, farklı genetik yapıya sahip viruslar oluşur. İnfluenza viruslarından identifiye edilen Hemaglutinin (HA) ve Nörominidaz (NA) adı verilen iki majör yüzey glikoproteini vardır. Bu glikoproteinler virusun antijenitesini ve patojenitesini belirler. Hemaglutinin (HA) ve Nörominidaz (NA) proteinleri virus tiplerini belirlemede ve tanımlamada çok önemlidir.

2009 Mart ve Nisan aylarında Meksika ve ABD’de yeni bir İnfluenza A(H1N1) kökeni tanımlanmıştır. Bu yeni virus birkaç haftada bir çok bölge ve ülkeye yayılmıştır. 11 Haziran 2009’da; Dünya Sağlık Örgütü bir pandemi varlığından bahsetti ve pandeminin faz 5-6 seviyesinde olduğunu açıkladı. İnfeksiyonun tedavi ve kontrol altına alınmasında mevsimsel influenza virusu ile H1N1 virusunun kesin olarak ayrımının yapılmasınının çok önemli olduğunu belirtti.

Pandeminin sebep olduğu hastalık ve ölümden en az etkilenmek için ülkelerin çok dikkatli planlamalar ve uygun politikalar üretmesi gerekmektedir.

Anahtar kelime: influenza A (H1N1), influenza A epidemisi, domuz gribi

 

JOPP Derg 2(1):13-20, 2010

Adolesanlarda Sık Karşılaşılan Jinekolojik Sorunlara Yaklaşım
Ali ismet TEKİRDAĞ *

ÖZET

Adolesan sözcüğü ise Latince “adolescere” sözcüğünden köken almakta ve çocukluktan ergenliğe geçiş süreci anlamını taşımaktadır. Biyolojik, sosyolojik ve psikolojik bir süreçtir. Sonuç olarak, matürasyonun son evresini oluşturmaktadır. Bu sürecin sonunda, sekonder seks karakterleri gelişmekte, vücut şekli özellikle kalçalar kadına has şeklini kazanmakta ve vücut yağ dağılımı dişi şekil almakta, üreme organları matür hale gelmektedir. Adolesanlardaki başlıca jinekolojik sorunlar: 1) Menstruel sorunlar (en sık), 2) Vajinal akıntı ve infeksiyonlar, 3) Pelvik kitleler ve ovaryen kistler, 4) Travma ve cinsel taciz, 5) Genital sistem anomalileri, 6) Abdominal ve pelvik ağrı, 7) Adolesan gebelikler, 8) Meme sorunları, 9) Erken veya geç puberte olarak sıralanır. Adolesanların toplum içinde giderek artan rollerinin bir sonucu olarak çocukluk ve ergenlik jinekolojisine karşı giderek artan oranda bir ilgi vardır. Pediatrik ve adolesan jinekolojisi, yanlızca gelişim fizyolojisini değil, üreme sağlığını yakından ilgilendirmektedir.

Anahtar kelimeler: adolesan, puberte, jinekolojik sorunlar

 

JOPP Derg 2(1):21-26, 2010

Eğitim Hastanesinde Sezaryen Oranları
Ali ismet TEKİRDAĞ *, Rahmi CEBECİ **    

ÖZET

Sezaryendeki genel artış nedenin, ultrasonografınin, fetal monitorizasyonun, yardımcı üreme tekniklerinin yaygın kullanılması yanında, sosyoekonomik seviyenin yükselmesi, hasta istemi ve mediko-legal uygulamalar olduğunu söyliyebiliriz. Vajinal doğum, morbidite, fiyat/yararlılık ilişkisi, hastanede kalış süresinin kısa olması gibi nedenlerle sezaryen doğuma göre daha avantajlıdır. Sezaryen sonrası vajinal yolla doğurtma çabası, daha önce sezaryen olmuş gebeleri tekrar sezaryenin risklerinden korumaya yöneliktir. Sezaryen endikasyonlarının yaklaşık yarısının geçirilmiş eski sezaryenler olduğunu görmekteyiz. Bu durum son yıllarda ülkemizde sezaryene olan eğilimin bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Sezaryen endikasyonlannın daha dikkatli konulması ülkemiz için de bir gereksinim olarak görülmektedir. Gerek özel gerekse devlet hastanesinde sezaryenle doğum yüzdelerine baktığımızda % 45-50 oranında daha önceden sezaryen olmayı görmekteyiz Hastanemizdeki sezaryen endikasyonlarının % 44.7’si eski-mükerrer sezaryen, daha sonra fetal distres % 12.7, CPD % 10.9, makat prezantasyonu % 8.1, ilerlemeyen travay % 6.1 olarak sıralanmıştır. Eski-mükerrer sezaryen grubundaki ilk sezaryen endikasyonları fetal distres % 21.5, ilerlemeyen travay % 19, makat prezentasyon % 18, CPD % 12.4 idi. Eski sezaryenli vakaların ilk sezaryen endikasyonları ile, hastanemizde ilk kez sezeryan olanların sezaryen endikasyonlarını karşılaştırdığımızda ilk 4 sıranın aynı olduğunu görüyoruz. Kendi isteği ile sezaryen olanların % 75’i özel hastanede, % 25’i devlet hastanesinde sezaryen olmuştur. Özel hastane lehine anlamlı bulunmuştur. Hastanemizdeki sezaryen endikasyonları ile, ülkemizdeki ve diğer ülkelerdeki endikasyonların benzer olduğunu gördük. Sezaryen oranlannı azaltmak için hedef ilk sezaryen kararının çok ciddi tartışılarak verilmesinde yatmaktadır. Gerekli doğum öncesi kontroller ve doğum konusunda eğitim sağlanır, doğum sırasında uygun analjezi yapılabilir, travay ebeler tarafından sabır ve şefkatle izlenir, motor güce uygun yardımlar yapılırsa, sezaryen yerine daha çok vajinal doğum yaptırılabilir. Eski sezaryenli hastaların aydınlatılmış onam şartı, çok yakın takip ve operasyon, transfüzyon olanaklarının her an mümkün olduğu merkezlerde gerçekleştirilmesi mümkündür. Bu konu ile ilgili mediko-legal sorunlar yalnızca doğum ekibi tarafından değil, hastane yönetimi ve sağlık bakanlığının ortak iradesi karşılamalıdır. Bu şartlar oluştuğu takdirde ilk sezaryen karan ve eski sezaryenli uygun hastanın doğurtulması daha kolay olacaktır.

Anahtar kelimeler: artan sezaryen oranları, tekrar sezaryen, sezaryen sonrası vajinal doğum, doğum analjezisi

 

JOPP Derg 2(1):27-30, 2010

Riskli Gebelik Nedeni ile İzlenen Annelerden Doğan Preterm Bebeklerin Erken Dönem Morbidite ve Mortalite Sonuçları
Sultan KAVUNCUOĞLU *, Erkut ÖZTÜRK **, Esin YILDIZ ALDEMİR ***, Yavuz CEYLAN ****,
Sibel ÖZBEK ***

ÖZET

Amaç:Perinatoloji ünitesinde riski nedeni ile izlenen gebelerden doğan prematürelerle sorunsuz gebelik sonrası doğan prematür bebeklerin prognozunu incelemek.

Gereç ve Yöntem: Ocak - Ağustos 2005 tarihleri arasında perinatoloji ünitesinde izlenip hastanemizde doğan prematürelerle (Grup I) ve izlemi olmadan doğan (Grup II) prematüreler retrospektif olarak çalışmaya alındı. Maternal, perinatal ve postnatal faktörler yönünden gruplar karşılaştırıldı. Mortalite ve morbiditeye etki eden risk faktörleri araştırıldı. İstatiksel anlamlılıkta p<0.05 kabul edildi.

Bulgular: Ocak-Ağustos 2005 tarasında 424 gebe perinatoloji ünitesinde izlendi. Kırk beşi çoğul gebelik olmak üzere 473 preterm Grup I, 240 preterm Grup II’yi oluşturdu. Gruplar arasında anne yaşı, gravida, cinsiyet, ort. gebelik haftası, doğum şekli ve ağırlığı yönünden fark yoktu. Maternal yaş ortalaması 28 (17-46) gravida (1-11) 2.4 idi. Maternal risk faktörlerinden EMR (Erken Membran Rüptürü) (% 43.1), preeklampsi (% 26.8), diabetes mellitus (% 10.4) ilk sıralarda idi. Fetal distress % 27.8, oligohidroamnioz % 19.1, intrauterin gelişme geriliği % 17.2 oranı ile en önemli perinatal risk faktörlerini oluşturdu. Prematürelerin % 3.4’ü yoğun bakım ünitesinde % 66’sı II. düzey ünitede ve % 30.6’sı anne yanında izlendi. Tanılar karşılaştırıldığında RDS (Respiratuvar Distress Sendromu), sepsis, hipoglisemi, NEK (Nekrotizan Enterokolit) sıklığı Grup I’de anlamlı yüksekti. Grup I’deki prematüreler hastanede daha uzun süre kalmıştı (p<0.05). Mortalite Grup I’de % 9.5, Grup II’de % 11.6 idi (p>0.05).

Sonuç: Antenal dönemde izlenen riskli gebelerin preterm bebeklerinin; daha düşük gebelik haftasında doğduğu, hastanede daha uzun süre yattığı, morbiditenin daha yüksek olduğu saptandı. Her iki grupta solunum sorunları, sepsis, NEK en önemli morbiditelerdi. Mortalite Grup I’de 24-28 gebelik haftasında ve Grup II’de 33-36 gebelik haftasında yoğunlaşmıştı.

Anahtar kelimeler: perinatoloji, riskli preterm, morbidite, mortalite

 

JOPP Derg 2(1):31-34, 2010

Glanzmann Trombastenili Hastalarımızın Değerlendirilmesi 
Zafer Şalcıoğlu *, Hülya SAYILAN Şen *, Gönül Aydoğan *, Ferhan Akıcı *, Arzu Akçay *, Deniz Tuğcu *,
Zafer Başlar **

ÖZET

Glanzmann trombastenisi trombosit membranındaki Gliko-protein IIb IIIa’nın yokluğu, eksikliği ya da işlevindeki bozukluk sonucu oluşan kalıtsal bir kanama hastalığıdır. Hastalarda değişen ciddiyet ve sıklıkta kanamalar kendini gösterir. Çalışmamızda 1990-2008 yılları arasında izlenen 30 Glanzmann hastamıza ait klinik ve laboratuvar özellikleri, geçmişe dönük olarak değerlendirilmiştir.

Hastalarımızın 15’i (% 50) erkek, 15’i (% 50) kızdır. Hasta-ların başvuru yaşı 1 ay ile 7 yaş arasında değişmektedir (ortalama 2.8 yıl). Hastalarımızın 16’sında anne ve babaları arasında akrabalık bildirilmiştir (% 53.3). Tüm hastalarımızda kanama zamanları uzun bulunmuş ve trombosit fonksiyon testleriyle tanılar desteklenmiştir. Hastaların 26’sında immünfenotipleme elde edilebilmiştir. Beş hasta Tip 1 hastalık (19.2), 10 hasta Tip 2 hastalık (% 38.3) ve 12 hasta Tip 3 hastalık (% 42.3) olarak kabul edilmiştir.

Hastalarımızda kanama sıklıkları: ağız içi kanamaları (% 83.3), peteşi, purpura ve ekimoz (% 73.3), burun kanamaları (% 70), menoraji (% 20), mide bağırsak kanamaları (% 10), hematüri (% 6.6), hemartroz (% 3.3) ve kafaiçi kanamalar (% 3.3) şeklinde sıralanıyordu.

Tedavi için; lokal uygulamalar, antifibrinolitik ilaçlar, doğum kontrol ilaçları yanında ciddi kanama durumlarında trombosit süspansiyonları kullanılmıştır. Üç hastamıza ait dört kanama atağı için rFVIIa uygulanmıştır. Bir hastamız tüberküloz perikardit ve dilate kardiyomyopati nedeniyle yitirilmiştir. Olgularımızın izlem süresi 1 ile 18 yıl arasında değişmektedir (ortalama 9.24 yıl). Hastalarımızda alloimmünizasyona rastlanmazken 29 hastamız halen sorunsuz izlenmektedir.

Anahtar kelimeler: Glanzmann trombastenisi, trombosit transfüzyonu, rFVIIa

 

JOPP Derg 2(1):35-39, 2010

Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde İzlenen Riskli Yenidoğanların İki Basamaklı İşitme Taramasıyla Değerlendirilmesi
Sedef ÖNER *, Rengin ŞİRANECİ **, Sultan KAVUNCUOĞLU **, Mehmet RAMOĞLU *

ÖZET

Amaç: Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde tedavi gören hastalarda işitme kaybı açısından risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve risk faktörü olan bebekler ile olmayanlar arasında işitme kaybı açısından Geçici Uyarılmış Otoakustik Emisyon (TEOAE) ve Beyin sapı işitsel yanıtları (ABR) testlerini kullanarak karşılaştırma yapmaktır.

Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 01.01.2007 - 01.01.2008 tarihleri arasında Semiha Şakir Doğumevi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’nde tedavi almış 165 hasta dahil edildi. Tarama, iki aşamalı olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların TEOAE testi yapıldı. TEOAE testinden geçemeyen bebeklere ve risk faktörü taşıyan on bebeğe ABR testi uygulandı. 2007 Bebek İşitmesi Ortak Komitesi (Joint Committee for Infant Hearing) tarafından belirlenmiş risk kriterlerine göre değerlendirme yapıldı.

Bulgular: TEOAE testinde 165 bebeğin 143’ü (% 86.7) “geçti”, 22’si (% 13.3) “kaldı” olarak bulundu. ABR uygulanan bebeklerden 5’i (% 16.6) “kaldı”, 25’i (% 83.4) “geçti” olarak bulundu. İki aşamalı tarama testinde nihai sonuç; 165 olgunun 158’i (% 96.9) “geçti”, 5’i (% 3.1) “kaldı”. İki bebek testin ilk aşamasına katılıp ikinci aşamasına katılmadığı için nihai sonuçta değerlendirilmeye alınamadı. Hastanemiz yoğun bakım ünitesi 3. düzey hizmet vermektedir. Bu çalışmayla elde ettiğimiz % 96.9 “geçiş” oranı literatürde bildirilen en iyi oranlar arasındadır. Çok düşük doğum ağırlıklı premature (? 1,500 g) olmanın işitme kaybı açısından ileri derecede anlamlı olduğu görüldü. Ayrıca, intrakraniyal kanama, ventilatör desteği işitme kaybında önemli risk faktörleriydi. Risk faktörü içermeyen hasta grubundaki tüm bebekler işitme taramasını % 100 başarı ile geçti. TEOAE yapılan 165 vakanın 38’i risksiz, 124’ü bir risk, 3’ü 2 risk faktörü taşıyordu, kalan ve geçen grupların analizinde bir riskli 19, risksiz 3 vakanın taramadan kaldığı (% 13.3) görüldü. Buna karşılık 35 risksiz, 105 bir risk, 3 iki riskli bebek ise (% 86.7) taramadan geçti. Geçen ve kalan hastaların riske göre dağılımında istatistiksel fark yoktu (p=0.395). TEOAE ‘ den kalan ve kriterlere göre risk taşıyan 28 premature ABR yöntemi ile tarandı. Bu bebeklerin risk dağılımında 25 prematurenin 21’inde 1 risk olduğu, 5 vakada nihai sonuçta işitme kaybı tanımlandığı, kalan ve geçen vakalarda risk sayısının kalmaya etkisi olmadığı görüldü (p=0.337). Bu sonuç işitme kaybı bulunan bebek sayısının az olmasına bağlandı.

Sonuç: Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen vakalarda risk faktörü taşıyanlarda işitme kaybı oranı risk faktörü olmayan yenidoğanlara göre yüksektir.

Anahtar kelimeler: işitme, riskli yenidoğan, yoğun bakım ünitesi, işitme taraması

 

JOPP Derg 2(1):40-42, 2010

Konjenital Hipotiroidizm Tedavisinde İzlemin Önemi
Tolga ÖZGEN *, Nevzat ÇİZMECİ **, Erdal ADAL ***, Hasan ÖNAL **, Sevil SARIKAYA **

ÖZET

Konjenital hipotiroidizm tarama programları sayesinde erken tanınabilen ve tedavi edilebilen bir hastalıktır. Tedavi dozu ile ilgili rehberlerde yüksek doz önerileri yer alsa da bu tedavinin hipertiroidizm riski yarattığı için bu doza temkinli yaklaşan gruplarda vardır. Çalışmamızda hastanemize başvuran 40 konjenital hipotiroidizm tanısı almış hastanın dosyaları retrospektif olarak incelenmiş aldıkları ilaç dozları, tedavi sonrası hipertiroidizm görülme oranları araştırılmıştır. Hastaların ortalama tedavi başlangıç yaşının 22.7±8.8 gün, ortalama tedavi dozunun 11,11±3,07 mcg/kg/gün olduğu, 9 hastada hipertiroidizm laboratuvar ya da klinik bulgusu geliştiği gözlendi. Hipertiroidizm görülen hastaların sekizi yüksek doz levotiroksin tedavisi alıyordu. Sonuç olarak, hafif hipotiroidizm vakalarında düşük doz levotiroksin (6-9 mcg/kg/gün) ile kısa sürede ötiroid durum sağlanabildiğinden hipertiroidizm riski nedeni ile yüksek doz yerine düşük dozlarda L-tiroksin tedavisi yeterli olmaktadır. Ancak, ağır hipotiroidizmli hastalar normal bir nörolojik gelişim için yüksek doz (10-15 mcg/kg/gün) L-tiroksin ile tedavi edilmelidirler. Ağır hipotiroidizm olsa bile yüksek doz tedavi ile iyatrojenik hipertiroidizm riski vardır. Her iki durumda da ister hafif ister ağır hipotiroidizm olsun, hastaların tedavilerini uygun dozda almasını sağlamak için çok yakın izlem gerekmektedir.

Anahtar kelimeler: konjenital hipotiroidizm, levotiroksin dozu

 

JOPP Derg 2(1):43-45, 2010

IVF İkiz Eşi Olan Bebekte Duodenal Atrezi ve De Novo Distal 10q Delesyon Sendromu Birlikteliği
Çiğdem AYDOĞMUŞ *, Muhittin ÇELİK *, Kanay YARARBAŞ **, Sema ACAR *, 
Mehmet Gökhan RAMOĞLU *, Fatma KARA *, Taliha ÖNER *, Tuba KOÇKAR *, Ayşegül KUŞKUCU **, Hüseyin ALDEMİR *

ÖZET

Onuncu kromozom uzun kolunda terminal delesyon nadir görülür ve kırılma noktaları değişkendir. Hastaların fenotipik özellikleri; çıkık alın, basık ve geniş burun kökü, yarık damak, mikrognati, düşük kulak gibi yüz anomalileri, postnatal büyüme-gelişme geriliği, mental retardasyon, kardiyak ve genitoüriner defektlerdir. Olgumuzda bu bölge kayıplarında bildirilmemiş duodenal atrezi varlığı söz konusu olup, bu tür parsiyel monozomi olgularında moleküler düzeydeki çalışmalarla detaylı haritalama yöntemlerinin önemi ortaya çıkmaktadır.

Özellikle intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) gibi yardımcı üreme yöntemlerinin kullanımıyla infertilite tedavisinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu prosedürler sonrası oluşan gebelikler yakından takip edilmekte ve doğan bebekler rutin takibe alınmaktadır. Bu yöntemlerin kullanılmasıyla doğan bebeklerde konjenital anomali sıklığının artış gösterdiği tartışmaları sürmektedir. Olgumuzda yardımcı üreme yöntemi – yeni oluşmuş (de novo) kromozom anomalisi birlikteliği söz konusudur.

Anahtar kelimeler: kromozom delesyonu, 10q delesyonu, IVF, duodenal atrezi

 

JOPP Derg 2(1):46-48, 2010

Lokal Anestezik Uygulaması Sonrası Gelişen Methemoglobinemi
Erkut ÖZTÜRK *, Belgin TURALI  AKTAŞ **, Kazım ÖZTARHAN ***, Erdal  ADAL ****

ÖZET

Normal koşullarda hemoglobinde bulunan demir iki değerlidir (Fe++). Hemoglobindeki demirin okside olup, üç değerli (Fe+++) duruma geçmesiyle methemoglobinemi oluşur. Bu reaksiyon, dokuda hipoksemiye yol açar. Methemoglobinemi sıklıkla kimyasal maddelerle temas sonrası görülmekle beraber, genetik, besinlere bağlı ve idiopatik olarak da bulunabilir. Pratikte kazanılmış methemoglobinemilerin çoğu lokal anestezik kullanımına bağlı olup methemoglobinemi seviyeleri potansiyel olarak zararlı olabilir. Bu yazıda sünnet öncesi prilokain uygulanan ve sonrasında akut methemoglobinemi gelişen bir yenidoğan vakası sunularak hastalığın siyanozun ayırıcı tanısında düşünülmesi gerekliliğinin vurgulanması ve tedavi yöntemlerinin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır.

Anahtar kelimeler: methemoglobinemi, lokal anestezik, yenidoğan

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2006

2005

2004

Logos Tıp Yayıncılığı
Yildiz Posta Cad. Sinan Apt. No:36
D.63-64 Gayrettepe 34349 Istanbul
 
Fax :
(212) 288 0541
(212) 288 5022
(212) 211 6185
  E-mail
logos@logos.com.tr
  Google Maps için tıklayın